Laikliğin tasfiyesi sınıfsal

Laiklik ve sınıf ilişkisini değerlendiren Dr. Gönenç Uysal, “Artan yoksulluğa, işsizliğe/esnek ve güvencesiz istihdama yanıtın dinsellik olduğu bir düzende laiklik bağımlı sınıflar için nefes kadar, su kadar öncelikli bir ihtiyaç” diyor.

Laikliğin tasfiyesi sınıfsal

YASİN DURAK

Laiklik söyleşileri serimiz kapsamında konuya ilişkin çalışan akademisyen Dr. Gönenç Uysal ile konuştuk. Türkiye’de laikliğin oluşum sürecinde yer alan problemlerin sınıflı toplum yapısının tarihsel serüveni boyunca derinleştiğini ve bugünlere nasıl gelindiğini tartışan Uysal, ‘laiklik-din çatışmasını geçersiz kılan bir özgürleşme kavgası olarak, sınıf savaşı ile bağımlı sınıfların laiklikle ilişkisinin kurulması’ gerektiğini ifade ediyor.

Praksis Dergisi’nin 41. sayısında yayımlanan makalenizde, 1923 devriminin ardından laiklik tanımlanırken (Sünni) İslam’ın laikliğin anlam ve pratiklerine sızdırılarak, prekapitalist kalıntılarla işbirliğinin ve sermaye iktidarının pekiştirildiğini yazdınız. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla yaratılan aydınlanmış İslami yorumun kısa sürede bir tür resmi dine dönüştüğünü ve bunun da temelde bulunan laiklik ilkesiyle esasta çeliştiğini iddia ettiniz. Sizce Türkiye’de burjuva laikliğin doğum lekesi olarak niteleyebileceğimiz bu durumun bugüne yansıması nasıl oldu?

‘Doğum lekesi’, dinin toplumsal ilişkileri belirleme gücünün devam ettiği 1923 devrimi koşullarında, laikliğin devrimin kurucu ilkesi olması çelişkisinden kaynaklanıyor. Bu çelişki sınıf ilişkileri temelinde yükseliyor, laiklik-din arasındaki çatışmanın aldığı biçimi belirliyor. Bugün ise bambaşka bir karşılığı var.

Modernleşmenin dinin akla dayalı sistematik eleştirisi ile özgürlük ve eşitlik sağlama amacı var. Sekülerizm bu bağlamda meşru iktidarın doğasını ve normlarını dünyevileştirmeyi amaçlar ve dini özel alanla sınırlar. Ancak dinin toplumsal önemini koruduğu toplumlarda (Türkiye gibi) sekülerleşme süreci toplumsal çatışmanın yaşandığı laikleşme biçimini alabilir. Türkiye’de Cumhuriyet ile dünyevileştirilmiş devlet aygıtı bizzat dini kamusal alandan tasfiye etmeye çalışır. Halifeliğin kaldırılması, Medeni Kanun ile şeriatın kaldırılması, öğretim birliğinin sağlanması, resmi din ilkesinin kaldırılması, dinin toplumsal alandan tasfiyesini sağlayan unsurlar.

1923 devrimci kadrosu kapitalist üretim ilişkilerini seküler modernleşme temelinde pekiştirmeyi amaçladı. Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine eşitsiz ve bağımlı eklemlenişi sonucu prekapitalist unsurlar kapitalizme eklemlendi. Bu da dinin toplumsal ilişkileri belirlemedeki gücünü devam ettirdi. Dinsellik siyasi-toplumsal alandan tasfiye edilemeyince devrimci kadro dinin kamusal alandaki varlığını ehlileştirmeyi, akılcılık temelinde yükseldiğini varsaydığı modern kapitalizmle uyumlu bir din yorumu getirmeye çalıştı. Yani Diyanet ile “aydınlanmış” bir dini yorumu kurumsallaştırmayı hedefledi. Bu dini yorum, pratikte Sünni İslam’a dayalı resmi bir dinin tanınmasına ve diğer mezheplerin ve yorumların dışlanmasına yol açmıştır. Bu anlamda resmi din üzerinde devlet kontrolü laiklik ile temelde çelişir.

Ancak, bir kurum olarak dini ve dinin laiklikle ilişkisini tarihsel-toplumsal koşullarında değerlendirmeliyiz. 1923 devrimi koşullarında, örneğin Kuran’ın ve hadislerin Türkçeye çevrilmesi veya cuma hutbelerinin Türkçe okunması, ulus-inşasının ötesinde esasen bağımlı sınıfların dini kaynaklara erişmesini sağlamayı ve prekapitalist tahakküm ilişkilerini kırmayı hedefledi. Zaten devrimci kadronun asıl beklentisi dinin akıl karşısında meşruiyetini kaybedeceği ve kamusal alandan kendiliğinden silineceğiydi. Ancak kapitalist sömürü ve tahakküm ilişkilerinde tarihin bu şekilde ilerlemesini beklemek yanılgıdır.

Günümüze gelindiğinde siyasal İslam’ın/İslamcılığın laikliği tasfiye etme süreci, devlet aygıtının kontrolüne verilmiş resmi din üzerinde yükselir. İslamcılık devlet aygıtını kullanarak kamusal ve özel alanı; meşru iktidarı ve kurallarını ve toplumsal ilişkileri dinsellikle yeniden inşa ediyor. Bu süreçte iktidar blokunun önemli bileşeni haline gelen cemaatler ve tarikatlar (bürokraside giderek artan kadrolaşma ile cisimleşmektedir); yasama, yürütme, yargı organlarının karar alma ve uygulamada Sünni İslam yorumunu esas almaları (en son Yargıtay’ın adli yıl açılışı Diyanet başkanının duasıyla gerçekleşti); eğitim, sağlık, ulaşım gibi kamusal alanın (öğrencilerin fiilen imam hatiplere zorlanmasından kadının kamusal alandaki varlığını kısıtlayan pembe otobüs tartışmalarına) ve bireysel alanın (salgın bahanesiyle getirilen fiili alkol yasakları gibi) dini normlara göre yeniden düzenlenmesi eşikleri önemlidir. Bu eşikler dinselleşmenin Anayasa’daki laiklik maddesinin kâğıt üzerinde değiştirilmeden gerçekleştiğini göstermektedir. Bu nedenle bugün için kurumsallaşan Sünni İslam yorumunun laiklikle çelişip çelişmediği sorusu aslında giderek anlamsız kılınan bir sorudur, çünkü laiklik pratikte silinmektedir.

laikligin-tasfiyesi-sinifsal-927781-1.
Dr. Gönenç Uysal

Laikliğin bu tasfiye sürecinin temelinde sınıf ilişkileri var. Günümüz Türkiye’sinin periferi/çevre kapitalizminde dinselleşme, işçi sınıfının örgütlülüğünün ve radikalliğinin kırılmasını sağlayan, sermayenin sömürü ve tahakkümünün artan pervasızlığının üstünü örten, kadın ve çocukların duygusal ve bedensel sömürülerini olağan kılan bir sürece denk düşer. Sayıları giderek büyüyen ve cinayete dönüşen iş kazalarında işçiler tevekküle çağrılmakta; cemaat ve tarikat liderleri kıdem tazminatına dair fetvalar vermekte; çocuk istismarı ve kadına karşı şiddet olayları kaderle, fıtratla açıklanmaktadır.

Marksist perspektifle, Türkiye’de burjuva laikliği başından itibaren bir “söylem” olarak ele alarak, laiklik söyleminin anlamının ve pratiklerinin sermaye birikim dinamikleri ve sınıf çatışması tarafından tayin edilen bir tarihsel bağlamı olduğunu vurgulamıştınız. Bu doğrultuda laiklik söyleminde 1940-1980 arası meydana gelen bir muhafazakâr kayma tespit ediyorsunuz. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti ve sizce temel nedeni neydi?

Laikliği bir söylem olarak kabul etmemin sebebi, laikliğin tarihsel-toplumsal koşullarda belli siyasi ve toplumsal biçimlere ve ilişkilere tekabül etmesidir. Laikliği ancak sınıf ilişkileri temelinde incelersek farklı zaman aralıklarında nasıl bir dönüşüme uğradığını anlayabiliriz. Laikliği, din ve devlet işlerinin ayrılması ve vicdan özgürlüğü olarak kabul edebiliriz. 1940-1980 arası dinin kamusal alandaki görünürlüğü üzerinden muhafazakâr bir kayma görüyoruz. Vicdan özgürlüğü giderek din ve ibadet özgürlüğüne indirgenerek özgürlüğün kapsamı din-içi alana sıkıştırılıyor. Bunun esas nedeni, Türkiye’nin dünya kapitalist sistemine eşitsiz ve bağımlı eklemlenişi ile Türkiye toplumsal formasyonunun özgüllükleri arasındaki etkileşimdir.

1940’larda ticaret burjuvazisi ve toprak ağaları iktidar blokunda hâlâ baskın roldeydi. Ticaret burjuvazisinin tarımsal üretim sayesinde sermaye birikimi sağladığını, toprakta da toprak ağalarının egemenliklerini devam ettirmesinde dini normların önemini düşünürsek iktidar blokunun çıkarları zaten laiklik ilkesine karşıttır. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı’nın bitimi ile birlikte dünya iki kutba bölündü; kapitalist blok ve sosyalist blok. Türkiye, kapitalist bloka ABD hegemonyasında eklemlendi. Türkiye’ye Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme karşı tampon görevi biçildi. Bu açıdan Demokrat Parti ticaret burjuvazisi ve toprak ağalarının çıkarlarının yanısıra Batı emperyalizminin bölgedeki çıkarlarını temsil etti. Sosyalizme ve sola karşı en iyi tampon din öğretisiydi. Bu dönem CHP de sağa kaydı, partinin 1947 kongresinde İslam’ın “kızıl tehdide” karşı “ahlaklı, vatansever, ıslah edilmiş nesillerin” yetiştirilmesindeki merkezi rolü karara bağlandı. Böylece 1947 sonrası din giderek artan bir kamusal görünürlük kazandı. İmam hatiplerin açılması, ilkokul müfredatına eklenen din dersi, devlet radyosunda Kuran okumaları ve din sohbetleri muhafazakâr kaymanın örnekleridir.

Her ne kadar 1960’larda ithal ikameci sanayileşmeyle birlikte sanayi burjuvazisi iktidar blokunda baskın hale gelse de muhafazakâr kayma genel olarak sermayenin çıkarınaydı. Nitekim örgütlü işçi hareketinin yükseldiği bu dönem laiklik sol/sosyalist hareketlerin de yeşermesini sağladı. Zira laikliğin vicdan özgürlüğü ilkesi bütün kutsallıkları ve -en azından potansiyel olarak- kutsalsızlığı/dinsizliği de içine alarak bireyin “yaratılan özneden yaratan özneye” dönüşümünü tamamlamayı amaçlar. Bu, kapitalist sömürü ve tahakküm üzerindeki din örtüsünü kaldırarak işçi sınıfı bilincini sağlayabilecek önemli bir zemindir. Özellikle 1971 muhtırasının sol/sosyalist hareketleri sağcılıkla ve muhafazakârlıkla ezme ve böylece örgütlü işçi sınıfını kırma çabası 1970’lerde laiklikte muhafazakâr kaymanın da temelini oluşturdu.

1980 darbesiyle başlatılan neoliberal dönüşümün laiklik söylemi üzerindeki tesiri nelerdi?

Neoliberalizm, sermaye hareketliliğinin önündeki ekonomik, toplumsal, siyasi, yasal engellerin kaldırıldığı/bastırıldığı bir dönemdir. Neoliberal devlet, sermaye birikimini sağlayacak şekilde piyasalaştırma, özelleştirme, kuralsızlaştırma rolünü üstlenir. Özellikle emek piyasalarının ve ücret ilişkisinin esnekleştirilmesi ve güvencesizleştirilmesi söz konusudur. Refah devleti dönemi gözlemlediğimiz emek ve sermaye arasındaki uzlaşmanın sermaye lehine bu şekilde çözülmesi işçi örgütlülüğünün ve bilincinin kırılmasını gerektirir. Bu dönem ayrıca ABD’nin Sovyetler’e karşı izlediği İslam ülkelerinden oluşan tampon projesinin yeni bir aşamasına geçilir. ‘Yeşil Kuşak Projesi’ olarak da bilinen bu proje özellikle Suudi Arabistan ile işbirliği içinde siyasal İslam’ı desteklemeyi içerir. 1970’lere gelindiğinde (özellikle İran devrimi ile) ‘radikal’ İslamcılığın silahını Batı’ya karşı da doğrultabileceği görülür. Böylece bölge ülkelerinde Batı emperyalizmi ile uyumlu ‘ılımlı’ İslamcılık desteklenir.

1980 darbesi Türkiye’de silah gücü ile örgütlü işçi sınıfını ve sol hareketleri tasfiye eder ve neoliberal programı hayata geçirir. Neoliberal hegemonya projesi için zorun yanısıra rıza da gerekir. 1970’lerde Aydınlar Ocağı tarafından geliştirilen Türk-İslam Sentezi ile somutlaşan projede din kilit rol oynar ve devlet aygıtının resmi ideolojisine İslami semboller ve referanslar eklemlenir. Bu projenin sınıfsal temeli var. Bu dönem Suudi Arabistan sermayesi ile organik ilişkiler geliştirilir; cemaatler ve tarikatlar devlet tarafından meşrulaştırılır. Örneğin 1980’lerde yurtdışında görev yapan din hizmetleri personeli maaşlarını Suudi Arabistan’ın finanse ettiği Rabıta örgütünden alır. Bu süreç, genelde küçük -ve orta- ölçekli işletmelerden oluşan İslami sermayenin yükselişe geçişini hem temsil eder hem de destekler. Büyük -ölçekli sermaye de– her ne kadar bazı çevrelerce ‘seküler’ sermaye olarak anılsa da bu süreçten en çok faydalanan sermaye fraksiyonu olur.

Resmi ideolojiye İslami öğelerin eklemlenmesi ile aslında laikliğin tasfiyesi ürkek adımlarla başlamış olur. Vicdan özgürlüğü, din ve ibadet özgürlüğü ile; ‘aydınlanmış’ din yorumu da ‘dindar’ din yorumu ile tasfiye edilir. 1980’lerde din kurumsal olarak yeniden örgütlenir (Diyanet yurtiçinde ve yurtdışında genişler); özellikle eğitim din yorumunu halka kabul ettirmede önemli rol oynar (ilkokullarda okutulan din dersi zorunlu hale getirilir); cemaatler ve tarikatlarla bağlantılı İslami sermayenin büyümesi teşvik edilir (İslami vakıflar vergi yükümlülüklerinden muaf tutulur); dinin kamusal görünürlüğü teşvik edilir (devletin üst yetkilileri tarafından iftar yemekleri düzenlenir).

GERİCİLİK KAPİTALİZMLE YENİDEN ÜRETİLİYOR

Yurtdışında yayımlanan bir makalenizde Türkiye’de sekülerizmi sınıf çatışmasının bir alanı olarak tanımladınız. Bugünkü konjonktür göz önüne alındığında, sizce bağımlı sınıfların özgürleşmesinin seküler yaşamla, daha ötesi laiklikle ilişkisi nasıl kurulmalıdır?

Bugün neoliberalizmin bağımlı sınıfların bilincinde yarattığı tahribat gericiliğin yükselişine ve sıradanlaşmasına neden oluyor. Türkiye genelinde hem somut karşılık bulabilen hem de devlet aygıtı tarafından empoze edilen gericilik bugün siyasal İslam’dan beslenmektedir ve kapitalizmi dinsellikle yeniden üretmektedir. O nedenle bağımlı sınıfların laiklikle ilişkisini yeniden kurmak sosyalist-sol için sol-liberallerin kimlik politikalarına hapsedilemeyecek kadar acil bir önem arz ediyor.

Sekülerizmin sınıfsallığı onu sınıf çatışması alanına dönüştürür; hem anlam ve pratikler açısından hem de bağımlı sınıfların sınıf bilincini oluşturmasını sağlayan temel unsurlardan biri olarak. Marx’a göre din ‘kitlelerin afyonu’ olduğu kadar ‘kalpsiz dünyanın kalbidir’; yani, toplumsal eşitsizliklere, sömürüye, baskıya karşı bir protestodur. Ancak din doğası gereği –sınıflı toplumsal düzeni yeniden üretme görevine uygun olarak– özel mülkiyeti korur. Bu bağlamda yoksul kesimlerin ‘protesto’sunun doğru hedefe yönlendirilmesi gerekir; yani kapitalizme. Bunu yapabilmek için ülkeyi kuşatmış din perdesini kaldırmak ve toplumsal ilişkileri yeniden dünyevileştirmek gerekir. Bu dünyanın hesabı bu dünyada görülmelidir. İş cinayetlerinin ve kadına karşı şiddetin fıtrata bağlandığı; çocuk istismarının tevekkülle geçiştirildiği; eğitimin, sağlığın, barınmanın, ulaşımın, sosyalleşmenin dinsellikle yoğrulduğu; giderek artan yoksulluğa, işsizliğe/esnek ve güvencesiz istihdama yanıtın dinsellik olduğu bir düzende laiklik nefes kadar, su kadar öncelikli bir ihtiyaç bağımlı sınıflar için.

Bahsettiğim laiklik elbette ‘burjuva laikliğine’ indirgemediğim, ‘seküler yaşam tarzı’ndan ziyade düşünceyi kısıtlayan dogmatik öğretiyi yıkan bir özgürleşme kavgası. Bu kavganın hedefi din değil, olmamalı da. Hedef kurucu ilke olarak dinsellik olmalı ve bu kavga ancak sınıf savaşı ile verilir. Yani, ‘seküler’ emekçilere vaat edilen kurtarılmış gettolardan veya amorf pratiklerden (‘seküler hayat’ özel alana kısıtlanmaktadır) öte seküler ve dindar/muhafazakâr emekçilerin kaderlerinin ve kurtuluşlarının ortak olduğu bilinci ile verilen kavgadan bahsediyorum. Din ve dünya işlerini ayıran, vicdan özgürlüğünü koruyan, böylece laiklik-din çatışmasını geçersiz kılan bir özgürleşme kavgası olarak sınıf savaşı ile bağımlı sınıfların laiklikle ilişkisi kurulmalıdır.